Salih Doğan, Kale Gündem - Haberler, Son Dakika Haberleri, Malatya Kale İlçesi sitesinin yazarı
DOLAR

18,8417$% 0.07

EURO

20,2295% 0.1

STERLİN

22,7318£% 0.18

GRAM ALTIN

1.135,37%0,32

ÇEYREK ALTIN

1.883,00%0,37

BİTCOİN

438820฿%2.00479

İmsak Vakti a 02:00
Malatya KAPALI -4°
  • Adana
  • Adıyaman
  • Afyonkarahisar
  • Ağrı
  • Amasya
  • Ankara
  • Antalya
  • Artvin
  • Aydın
  • Balıkesir
  • Bilecik
  • Bingöl
  • Bitlis
  • Bolu
  • Burdur
  • Bursa
  • Çanakkale
  • Çankırı
  • Çorum
  • Denizli
  • Diyarbakır
  • Edirne
  • Elazığ
  • Erzincan
  • Erzurum
  • Eskişehir
  • Gaziantep
  • Giresun
  • Gümüşhane
  • Hakkâri
  • Hatay
  • Isparta
  • Mersin
  • istanbul
  • izmir
  • Kars
  • Kastamonu
  • Kayseri
  • Kırklareli
  • Kırşehir
  • Kocaeli
  • Konya
  • Kütahya
  • Malatya
  • Manisa
  • Kahramanmaraş
  • Mardin
  • Muğla
  • Muş
  • Nevşehir
  • Niğde
  • Ordu
  • Rize
  • Sakarya
  • Samsun
  • Siirt
  • Sinop
  • Sivas
  • Tekirdağ
  • Tokat
  • Trabzon
  • Tunceli
  • Şanlıurfa
  • Uşak
  • Van
  • Yozgat
  • Zonguldak
  • Aksaray
  • Bayburt
  • Karaman
  • Kırıkkale
  • Batman
  • Şırnak
  • Bartın
  • Ardahan
  • Iğdır
  • Yalova
  • Karabük
  • Kilis
  • Osmaniye
  • Düzce
a
Salih Doğan

Salih Doğan

01 Şubat 2023 Çarşamba

Kazakistan Devlet Merkez Müzesi

0

BEĞENDİM

ABONE OL

Büyük Türk filozofu Al Farabi’nin adını taşıyan  Kazak Milli Üniversitesi Al Farabi’nin daveti üzerine Türk Dünyası Belgesel Film Festivali yürütme kurulu olarak festivalin Kazakistan ayağında Almatı şehrinde bulunduğumuz günlerde Kazakistan Cumhuriyeti Merkez Devlet Müzesini ziyaret ettim.

Ülkenin güney doğusunda Rusların ileri karakolu olarak 1854 yılında kurulan Kazakistan’ın eski başkenti  Alma-ata Sovyetlerin dağılmasından sonra hızla değişerek çok kimlikli kozmopolit bir yapıya sahip olmuştur. Şehir Sovyet dönemi ve Orta Asya kültürünün bazen ayrı olarak, bazen de birlikte yorumlandığı eserlerle dolu. Güzel şehirde en çok merak ettiğim yerlerin başında, Türk Dünyası kültür mirasının korunduğu ve tanıtıldığı Milli müze bulunuyor. Orta Asya’nın en büyük müzelerinden biri olan bu müzeyi gezmek konusunda oldukça sabırsız olduğumu fark eden dostum Duren Bey aracıyla beni alıp öğlen arasında müzeye götürdü.

Müze binası Sovyet mimari tarzıyla yapılmış olup içinde barındırdığı büyük medeniyetin görkemini gerçekten yansıtıyor.1944 yılında müze faaliyete geçmiş lakin yapılan düzenlemelerle şimdiki modern görünüme 1985 yılında kavuşmuş.

Altın Elbiseli Adam

İlk girişte, M.Ö. 5’inci yüzyılda yaşamış ve  Kazakistan’ın bağımsızlık sembollerinden biri olan ünlü Esik (Issık) Kurganında 1969 yılında bulunan savaşçı İskit Soylusu Altın Elbiseli Adam tarafından  karşılanıyoruz. Rus, Japon ve  Kazak bilim insanları tarafından birçok incelemelere konu olan bu esere Kazak arkeologlar  “Kazak Tutankamon” adını vermiş, çünkü Firavun Tutankamon’dan sonra en çok altın bulunan kurgan; en değerli parça olan kaftan, pantolon, kemer ayakkabı ve kalpak görülmemiş bir estetik değer olup İskit kültür mirasıdır. Aynı zamanda; dövme, damgalama, oyma ve granül tekniklerinin kullanıldığı  Altın Elbiseli Adam zırhının yanı sıra kurganın içerisinde; tabak, vazo, ayna-tarak kılıfları, tas, gümüş kaşıklar ve 4 bin 800 parça altın bulundu. Altın Elbiseli Adamın aslında 18 yaşında genç bir Saka savaşçısı olduğu tespit edilmiş. Bu paha biçilmez eser aynı zamanda Saka döneminde bozkırda altını işleme ve kullanma tarihine ve kültürüne  ışık tutuyor. Kazak arkeologların  yaptığı çalışmalara göre Altın Adam’ın geç tunç çağından erken demir çağına geçiş dönemine ait olduğu tespit edilmiştir. İki defa 2012 yılında İstanbul Arkeoloji müzesinde sergilenmişti daha sonra 2018 yılında Türksoy “Büyük Bozkırın Tarihi ve Kültür Mirası” adı ile Türk İslam Eserleri Müzesinde sergilendi. Her iki sergiye de katılma şansına sahip olmuştum. Hakeza 2019 yılında Ankara Anadolu Medeniyetleri müzesinde Türksoy marifetiyle sergilendiğini hatırlıyorum.

300 bin eser 7  büyük  salonda sergileniyor 

Müzede Kazakistan’ın tarihi Bronz Çağı gömülerinden  başlayarak göçebe kültürüne oradan, 2. Dünya Savaşı dönemlerine kadar ülke tarihinin bütün dönemleri nadide objelerle anlatılıyor. Kazakistan’ın bütün bölgelerinden toparlanmış paleontolojik, arkeolojik ve etnografik eserlerin sergilendiği büyük bir envantere sahip müze; 7 büyük sergi salonundan oluşuyor.

1. Salon: Paleontoloji ve arkeoloji bölümlerinden oluşur.

2. Salon: Geleneksel Kazak Göçebe kültür mirası, gizemli göçebe yaşam tarzının öğelerini  “Yurt” kültürüne  ait parçaları görebilirsiniz. Kazak nakışları ve geleneksel iç mekana sahip göçebe evin ya da yurdun (kiyiz) orijinal kurulmuş halini görebilirsiniz. Ayrıca takılar, halılar, kıyafetler, sergilenen en önemli parça, marifetli kadınların ellerinden çıkmış büyüleyici altın iplikli nakışlar bizi ulu bozkırın engin mirasıyla bütünleştirdi.

3. Salon: Kazakistan ve diğer ülkelerde yaşamış çeşitli etnik grupların tarihine ve kültürüne ayrılmıştır. Burada belli ülkelerden gelen hediyeler yahut birer camekan vitrin bölümler mevcut lakin bizim Türkiye’den bir iki tane fotoğraf gördüm rahmetli Cumhurbaşkanımız Turgut Özal’ın bir resmi ve koca vitrinde bizi temsil eden tek şey küçük bir fotoğraf olmamalı oraya konulacak birçok eserimiz objemiz var  kültür ataşelerimiz bu konularla alakadar olmalı kanaatindeyim. Rusya, Ukrayna, Çeçenistan, Kore ve Almanya’da sergilenen fotoğraflar, nadir bulunan belgeler, ev eşyaları ve el sanatları eserleri mevcut. II. Dünya Savaşı sırasında Kazakistan (1941-1945) isimli özel bir sergi bulunmaktadır.

4. Salon: 1991 yılında bağımsızlık sonrası oluşturulan eserleri kapsamaktadır “Modern Kazakistan” olarak adlandırılan dördüncü salon, ülkenin bağımsızlığını kazandığı 1991 yılından beri Kazakistan Cumhuriyeti’nin tarihini temsil ediyor. Sergilenen eserler arasında devlet bayrağı, Kazakistan Cumhuriyeti’nin orijinal Anayasası (1995 tarihli), banknotlar, filatelik eserler ve pullar yer almaktadır.

5. Salon: Kazakistan coğrafyasında yapılan kazılarda ortaya çıkartılmış değerli eşyaların sergilendiği seksiyon “Kazakistan’ın Arkeolojik Altınları” isimli beşinci salon, Kazakistan’ın çeşitli bölgelerinden derlenen eşsiz sanat eserlerinden oluşan sergiye ev sahipliği yapmaktadır.

6. Salon: “Antropoloji Müzesi” isimli verilen salonda, tarih öncesi dönemlerden ilkel yaşam formları ve medeniyetin ilk izlerine kadar sizi  farklı bir yolculuğa çıkartan bir bölüm bu salon

7. Salon: Kazakistan kültür, doğa ve tarihini anlatan 214 tablodan  oluşan eşsiz bir koleksiyon burada sergilenmektedir. Bu koleksiyon 1879’da Kazakistan’a yerleşen  Rus ressam, etnograf ve tarihçi H.G. Khludov’un (1850-1935) eserlerinden oluşmaktadır.

Müze Türk Dünyası Ortak kültür mirası anlamında çok önemli bir bilgi merkezi çok büyük bir envantere sahip önemli bir miras, sergileme tekniği açısından özellikle göçebe kültürel miras alanı çok başarılı. Özel izinlerle fotoğraf çekimine izin verildi. Çok fazla değil oda beş altı kare kadar. Genel olarak tanıtım noktasında İngilizce bilgilendirme çok çok az lakin çok güzel küçük bir hediyelik eşya mağazası mevcut müzenin tematik hediyelik eşyalarını buradan satın alabilirsiniz. Almatı’ya yolu düşen herkes mutlaka bu büyük mirasın  merkezi olan “Kazakistan Devlet Merkez Müzesini” görmeli diye düşünüyorum sevgili dostum Dauren Bey’e güzel Almatı şehrinde bana yaptırdığı bu tarih ve kültürel miras gezisi için çok teşekkür ediyorum…

Salih Doğan

 

*Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir. Kale Gündem Gazetesi’nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.

Devamını Oku

UNESCO Dünya Mirası Listesine Alınan “Malatya Arslantepe Höyüğü”

1

BEĞENDİM

ABONE OL

5000 bin yıllık tarihi ile Göbeklitepe’ye kadar günümüz medeniyetinin başlangıç noktası olarak değerlendirilen Arslantepe Höyüğü…

Bu yıl yine bayram vesilesiyle bulunduğum memleketim Malatya’da daha önce 2013 yılında ziyaret ettiğim Arslantepe’yi tekrar gezmek görmek ve gelişmeleri müzeci, gözüyle tekrardan değerlendirmek istedim. Malatya kültürüne vakıf bir öğretmen arkadaşım olan Adem Bey ile birlikte gün ortasında Malatya’nın meşhur sıcağını göze alarak bizim eskilerin bir kısmının Aşağı Şehir, bir kısmının Eski Malatya dediği şimdilerde Battalgazi ilçemiz sınırları içindeki Arslantepe Höyüğünü ziyaret ettik.

Malatya’nın 7 kilometre kuzeydoğusunda, Fırat Irmağı’nın (Karakaya Baraj Gölü) batı kıyısı yakınındaki Orduzu Mahallesi’nde yer alan Arslantepe Höyüğü’nün girişinde bulunan iki aslan ve kral heykeli Ankara Anadolu Medeniyetleri Müzesi’nde sergilenmektedir. Bir kısım buluntular ise Malatya Kent Müzesi’nde sergileniyor. Açık hava müzesi girişinde bulunan mevcut reprodüksiyonlar sevgili dostum Malatya’mızın yetiştirdiği önemli sanatçılardan biri olan Heykeltıraş Cengiz Göğebakan tarafından yapılan Kral ve Geç Hitit Kapı Arslanları heykelleri girişte ziyaretçileri karşılıyor. Özel bir park alanı olmamakla birlikte aracımızı park edip miras alanına giriyoruz görevli nezaketle karşılayıp bizi gezi rotasına yönlendiriyor ve girişler ücretsiz.

Tarihi

Höyüğün Hititçe ismi “Malitiya” ve Asurca ismi ise Meliddu’dur. Kazılarda ortaya çıkartılan Geç Hitit dönemi aslan heykelleri sebebiyle “Aslantepe” adını almıştır. Şehir merkezinden höyüğe ulaşan caddenin sonunda vardığınızda boyutları 200×120 metre, yüksekliği 30 metre katmanlı kültür dolgusu olan tepeye ulaşıyorsunuz. M.Ö. 5000 yıllarından M.S. 11. yy. kadar yerleşim görmüştür. M.S. 5-6. yy’ler arasında Roma köyü olarak kullanılmış ve daha sonra Bizans Nekropolü (mezarlık) olarak yerleşimini tamamlamıştır. Arslantepe’de ilk kazılara 19330 ve sonrası Louis Delaporte başkanlığında bir Fransız ekip tarafından başlanmıştır. Özellikle kazı Geç Hitit tabakalarında yapılmıştır.

II. Dünya Savaşı’ndan sonra Fransız Arkeolog C. Schaeffer alanda birkaç derin sondaj açmışsa da sürekli kazılar 1961’de önce Salvatore M. Puglisi, sonra da Alba Palmieri başkanlığında Roma ‘La Sapienza Üniversitesi’nde  bir ekip tarafından devam edilmiştir. Palmieri’nin 1990’da ölümünden bu yana kazı başkanlığını yine aynı üniversiteden Marcella Frangipane sürdürmektedir.

Arslantepe’de yukarıdan aşağıya kadar yapılan kazılarda altı yerleşme ve kültür tabakasına rastlanmıştır. Yüzeyde İslami döneme ait kalıntılar, I. Tabakada Bizans-Roma Çağları, II. Tabakada Demir Çağının 2.yarısı, III. Tabakada Geç Hitit Dönemi, IV. Tabakada Hitit İmparatorluk Dönemi, V. Tabakada İlk-Orta ve Eski Tunç Çağı, VI. Tabakada ise Son Kalkolitik Dönemi temsil eden yerleşmeler, kalıntılar ve buluntular açığa çıkartılmıştır.

Höyükte yapılan kazılar sonucunda; M.Ö. 3300 -3000 yıllarına ait bir kerpiç saray, M.Ö. 3600 – 3500’lere ait tapınak, iki bini aşkın mühür baskısı, kaliteli metal eserler bulunmuştur. Elde edilen veriler göstermektedir ki o dönemde Arslantepe, aristokrasinin doğduğu ve ilk devlet şeklinin ortaya çıktığı resmi, dini ve kültürel bir merkezdir.

Çelik ayakları bulunan ahşap bir koruma çatısıyla ile örtülen höyüğe sağlı sollu tahıl ambarları olarak yapılmış kerpiç bir kompleks yapının uzun koridorundan geçerek yürüyor saray depoları ve depolardan oluşan odaları geziyor inceliyoruz. İnanılmaz bir yerleşim alanı gerçekten kanalizasyon yapısından tutunda saray tapınak kısımlarına kadar Anadolu’da oluşturulmuş ilk yerleşim alanı olmuştur.

M.Ö 5. bin yılın sonundan 4. bin yılın sonuna kadar olan zaman süresi içinde Malatya’nın bu bölgesi her ne kadar Yukarı Mezopotamya’nın bir parçasını oluşturmaktaysa da tam anlamıyla yerel özelliklerini yitirmemiştir. Özellikle 4. bin yılda Arslantepe Orta Fırat Bölgesindeki yerleşmeler içinde önemli bir yer tutmaktadır. Geç Kalkolitik Çağ’da yerel yüksek tabakalardan oluşan sınıfın, politik ve dinsel egemenliğinin yanı sıra ekonomiyi, ürün ve üretim idaresini ellerinde tutmaktaydı. Yöre su kaynakları bakımından zengin, dolayısıyla tarım için son derece uygun, ayrıca sık sık taşan Fırat Irmağı’nın taşkın alanı dışında kalması gibi ayrıcalıkları, Arslantepe’nin en azından M.Ö 5. bin yıldan Bizans Dönemi’ ne kadar kesintisiz olarak iskân edilmesinde önemli etkendir.

Saray

Antik bir yerleşim alanı olan Arslantepe’nin kazılarla ortaya çıkartılan kısımlarından anlaşıldığına göre farklı işlevleri olan ortak kullanım alanları olmak üzere kerpiçten yapılmış saray kısmı büyük yapı topluluğunun en önemli kısımlarından birisidir burada aristokrat bir yapının olduğunu, Anadolu’da ilk şehir devleti formunun oluşturulduğunu görebilirsiniz. Her bölümde Türkçe-İngilizce bilgilendirme panoları konulmuş kazı süreçleri ve merkeze dair bilgi ve bulgular detaylı bir şekilde anlatılıyor müzeciliğimiz adına bunlar çok önemli çünkü arkeolojik alanlar, müzeler bir anlamda beşeri bilginin kaynağı durumundadır. Bir bilgi merkezi bir öğrenim alanıdır.

Sarayın koridor duvarları baskı, motif ve duvar resimleri ile bezenmiştir. Binanın çeşitli bölümlerinde çok sayıda mühür baskısının bulunması, idari etkinliklerin bir yönetim organizasyon yapısının izlerini ortaya koymaktadır. Bir anlamda sistemli bir ürün ve mal depolama, dağıtma ve kayıt altına alma süreci belgelenmiştir.

Saray yapısında yük taşıyan sığırlar, sürücü figürleri ile arsenikli bakır alaşımlı, gümüş kakmalı kılıç, hançer gibi silahların yanı sıra yüksek ayaklı meyvelikler ve Mezopotamya tipli uzun vazolar da bulunmuştur. Ayrıca sarayın hemen yanında M.Ö. 2900’e tarihlenen önemli bir kişinin mezarı da ortaya çıkmıştır. Mezardaki zengin ölü hediyeleri ve mezarı kapatan taş kapak üzerinde bulunan kurban edilmiş 4 genç insan cesedi, bu mezarın bir kral mezarı olduğunu düşündürmektedir.

C Tapınağı

C Tapınağı Arslantepe’nin en üst noktasında bulunan dini bir yapı oluşturulmuştur. Aristokrat kişilerin evlerinin etrafına yerleştiği bilinen bu tapınak alanı kil ve sal taşlarından oluşan bir zemin üzerine üç parçalı bir yapı olarak inşa edilmiştir. Orta kısımda nişler ve duvar bezemelerine sahip büyük salon ve iki tarafındaki küçük odalardan oluşan tapınak bölgesi dört kapı ile diğer kısımlara bağlanmakta olup bu alanda 1000’den fazla eser ortaya çıkartılmıştır.

B Tapınağı

Tepede zirveye yakın noktada oluşturulan B Tapınağı kısmı küçük bölümlerden oluşan C Tapınağına oranla daha küçük yapıdır. Çok amaçlı kullanılan B Tapınağı, halkın gündelik ihtiyaçlarının karşılandığı bir alan olarak da kullanıldığı bilinmektedir. Dışarıya bağlantısı iki pencereyle olan İki parçalı olarak inşa edilen B Tapınağında sunak ve ocak da mevcuttur.

A Tapınağı

Arslantepe Höyük oluşumu içerisinde yapımı geç döneme ait olduğu tespit edilen A Tapınağı B Tapınağına benzer nitelikte inşa edilmiş olup kullanım biçimi anlamında dini törenlerin dışında da çok amaçlı kullanıldığı, beyaz ve kırmızı boya ile bezemelerin yapıldığı özel bir alandır.

Arslantepe’de Erken Tunç Çağı M.Ö. 2700-2500’nin başlangıcında Torosların kuzeyinde kalan bütün bölge Erken Tunç I’deki etkileri hâlâ süren Suriye- Mezopotamya kültüründen kopmuş, Doğu Anadolu-Trans Kafkasya kökenli geleneklere dayanan özgün ve nicelikli bir kültür ortaya koymuştur. M.Ö. 3000 yılının ikinci yarısında Erken Tunç III (M.Ö 2500-2000)’de bölgede yerel kültüre dayanan ve Anadolu’nun kentleşme geleneğine uygun bir yerleşme düzeninin yanı sıra surlarla çevrili kentlerin inşa edilmesine yol açan yeni bir süreç başlamıştır. Arslantepe ’deki bu yerleşme Erken Tunç II’nin teraslar üstündeki geniş odalı, büyük evlerini kullanmayı sürdürmüş ancak tepenin yamacından aşağıya doğru gelişmiştir.

M.Ö. 2000 yılında Arslantepe, Fırat Nehrine genişleyen Hitit İmparatorluğu’nun Melidia-Meliddu adlı şehri olur. Bu yerleşim tepenin kuzey-doğu yamacına açılan şehir kapısı ve avlusuyla Orta Anadolu Hitit kentlerine benzeyen, etrafı toprak surlarla çevrili bir Geç Hitit şehri olarak kullanılmıştır.

Buluntular

Dünyanın ilk savaş araçları olarak kabul edilen dört bin yıla tarihlenen bakır, gümüş altın gibi madenlerle özel alaşımlardan yapılmış kılıçlar, mızraklar, savaş aletleridir. Saray kazılarında ortaya çıkartılan 6000’den fazla mühür baskı ve aparatların bulunması buradaki ilk devlet ve bürokratik yapının ne denli güçlü olduğunu göstermekte olup halen eserler Malatya Müzesi’nde sergilenmektedir.

Arslantepe Evleri Rekonstrüksiyonu

Açık hava müzesi girişinde yapılmış höyük civarında M.Ö. 2900-2800 evlerden birinin rekonstrüksiyonu yapılmış ben bütün kültür yapısını gördükten sonra bu evi gezmeyi tercih ettim. Nişli takalı odalar ocaklık yapıları aydınlatma pencereleri ile dönemsel ev yapısı canlandırılmış özellikle höyük ziyareti sonrası algı bakımından sivil mimari örneğini çok daha anlaşılır kılmaktadır.

Arslantepe’deki kazılara Prof. Dr. Marcella Frangipane başkanlığındaki İtalyan Kazı Heyeti tarafından halen yürütülmektedir. Arslantepe höyüğüne dair en önemli figürler olan Geç Hitit Kapı Arslanları,   Kral Tarhunza Heykeli ve diğer ortostatların imitasyonlarının girişte sergilenmesi miras alanını ziyaretçinin belleğine yerleştirilmesi bakımından çok önemli bir çalışma olmuş.

Kültür ve Turizm Bakanlığımızın başvurusu ile 2014 yılında Türkiye adına 13’üncü kültürel miras alanı olarak UNESCO tarafından Dünya Kültür Mirası geçici listesine alınan Malatya Arslantepe höyüğü 26.07.2021 tarihinde 44. Dünya Miras Komitesi toplantısında alınan kararla UNESCO Dünya Kültür Mirası listesine alındı. Ülkemizin en önemli kültürel mirasından olan bu höyüğün korunması ve gelecek kuşaklara aktarılması kalan çalışmaların tamamlanması ve yeni keşiflerin yapılması noktasında çok önemli bir adım olduğunu belirtmeye gerek yok şehrimize ülkemize hayırlı olsun.

Anadolu’nun en güzel şehirlerinden biri olan Malatya’mıza yolu düşen düşmeyen herkesi başta Arslantepe Höyüğü olmak üzere şehrimizin bütün tarihi ve kültürel merkezlerini görmeye davet ediyoruz. Önemli bir hatırlatma olarak ziyaret için bizim gibi zorunlu değilseniz sıcak yaz  günleri yerine ilk bahar ya da sonbahar mevsimleri en uygun zamandır diye düşünüyorum. Miras alanında dikkat edilmesi gereken kurallar çok önemli kültürel mirasımızın korunması için mutlaka uyulması gereken kurallar bunlar. Bırakın şehir ve ülkeyi dünya tarihi açısından çok önemli bir yer olan bu kültürel miras markamızın  tanıtımı noktasında yeterli olduğumuz kanaatinde değilim. Gerek bakanlığımız gerekse Battalgazi ve Malatya Büyükşehir Belediyelerimiz şehir içinden başlayarak Arslantepe Höyüğüne   kadar  olan güzergaha görünür şık yönlendirme  tabelaları, görsel tanıtım noktaları oluşturulabilir. Bu büyük mirasın günümüzdeki sahipleri olarak korumak yaşatmak ve tanıtıp gelecek kuşaklara aktarma sorumluluğumuz var bu anlayışla herkesi dünya tarihi açısından çok önemli bir yerleşim merkezi olan Arslantepe Höyüğünü herkes görmeli…

Salih Doğan

 

Kaynakça:

https://battalgazi.bel.tr/s/tarihi-eserler

https://kvmgm.ktb.gov.tr/TR-93763/arslantepe-arkeolojik-alani-malatya-2014.html

 

*Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir. Kale Gündem Gazetesi’nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.

Devamını Oku

Almatı Halk Müziği Enstrüman Müzesi

0

BEĞENDİM

ABONE OL

Büyük Türk filozofu Al Farabi’nin adını taşıyan, Kazak Milli Üniversitesinin daveti üzerine Türk Dünyası Belgesel Film Festivali yürütme kurulu olarak festivalin Kazakistan ayağında Almatı şehrinde bulunduğumuz günlerde, tematik olarak sahip olduğu koleksiyonlarla dünyadaki  önemli müzelerden biri olan Halk Müziği Enstrüman Müzesini görmeyi uzun zamandır planlıyordum. Bu vesileyle, Al Farabi Üniversitesi Rektör Yardımcısı sevgili dostum Mehmet Aslan Bey’i ve ayrıca aynı üniversitenin öğretim üyelerinden dostum Dauren Bey’i Türk Dünyası Ortak Müzik kültür mirasının korunduğu bu müzeyi bir an önce gezmek konusunda sıkıştırıyorum.

Festivalin ilk gün yoğunluğunun ardından ertesi gün kahvaltıdan sonra birlikte sabah Panfilov Parkı’nda bulunan görkemli ahşap yapının önünde buluyorum kendimi… 1907 tarihli Panfilov Parkı içinde yer alan büyüleyici binayı ünlü mimar Zenkov’un tasarladığını anlatıyor bize  gururla dostum Dauren Bey… 19. yüzyıldan bu yana askeri toplantılarda kullanılan bu ahşap bina 1980 yılından beri Kazakistan’ın en ilgi çeken müzelerinden biri olmuştur. Ulu bozkırdan doğan sesleri oluşturan müzik aletleri müzesi Kazakistan’ın ve Türk Dünyasının ortak müzik mirasına, müzik kültür tarihine aralanan gizemli bir kapıdan başka bir şey değildir.

Ulu bozkırda göçebe Türk boylarının kendi avazı ve fiziki temposuyla oluşturduğu ses renkleri, doğanın saf berrak sesleri, müzik aletleriyle beslenip bozkıra yayılan nefesler ve aletler Türk Dünyası ortak Müzik Mirasını oluşturuyor. Bugün bu büyük kültür mirası orta Asya’dan Anadolu’ya oradan da balkanlara kadar uzanan büyük bir kültür atlasında varlığını sürdürmektedir.

Muhteşem bir koleksiyon!

Birkaç merdivenle girdiğimiz Halk Müzik Aletleri Müzesi  inanılmaz bir koleksiyona sahip ilk bizi karşılayan kocaman bir davul; insanların etrafında dolaşarak ilgiyle izlediği Türk kültüründe savaşlar, sevinçler törenlerin vaz geçilmez enstrümanı davul… Kazakistan’ın bütün bölgelerinden ve Rusya’nın çeşitli bölgelerinden elde edilmiş müzikal envantere ilaveten  diğer dünya ülkelerinden toplam 60 kategoride1000’den fazla müzik ve müzik mirası eserlerine hayran kalmamak mümkün değil. Atölye çalışmalarının yapıldığı bölümler, geleneksel ve modern yöntemlerin bir arada yorumlandığı alanlar sizi adeta binlerce yıllık Türk Tarihine bozkırın steplerin göçebe yaşama sürükleyen seslerle dolu… 

Müze koleksiyonlarının ilk oluşum süreci 1960’lı yıllarda dönemin Komünist Partisi Genel Sekreteri Devlet Bay Konayef’in isteği üzerine ünlü müzisyen Devlet Serpiyayev tarafından oluşturulmaya başlanmış, 1981’de oluşturulan koleksiyonlar ziyaretçiyle buluşturulmuş lakin müzenin müzik envanteri sürekli olarak büyümeye devam etmiştir.

Kazakistan’ın eski başkenti Almatı’da bulunan bu müzik enstrümanları müzesinde Kazak Türkleri müzik kültürünün en nadide müzik aletlerini görmek mümkün. Binden fazla ortak müzik kültürümüze ait enstrümanın bulunması Türk dünyası adına eşsiz bir hazinedir. Müzede özellikle yaygın bilinen  dombra ve kopuzun tarihten günümüze pek çok formunu görebildiğimiz gibi Türk dünyasının çeşitli bölgelerinde kullanılan sibizgi, şanjetkin, surna, sazgen gibi yerel müzik aletlerini de görmeniz mümkündür…

Otantik enstrümanların seslerini de dinleyip kendiniz de enstrümanları deneyimleme şansına sahipsiniz. Bu anlamda müze gelen ziyaretçiye müzikal bir deneyim de yaşatıyor buda ziyaretçileri özellikte kazak gençlerini çok eğlendiriyor, bunu onların gözlerindeki heyecandan geçmiş kültüre olan yakın ilgisinden fark ediyoruz… Müzeyi gezerken sağlı ve sollu olarak bir gezi rotası oluşturulmuş; sağ kanat, birkaç yüzyıl öncesine dayanan yerel geleneksel müzik enstrümanlarının sergilendiği koleksiyonlardan oluşurken sol tarafta ise bölgesel ve uluslararası geleneksel müzik envanteri sergilenmektedir. Bu gezimizde müzik mirasımızın oluşumunda Etno müzik ve enstrümanların çapraz döllenmesi hakkında çok şey öğreniyoruz. Tamamen duymaya dayalı kulak temelli algıyla şekillenen müzik biçimi her enstrümanın farklı standartlara sahip olmasını sağlamış…

Kam davulları şamanların ayinlerde ve tedavide kullandıkları müzik aletleri zihninizde bozkırın göçebe yaşamındaki müzikal törenleri canlandırıyor…

Müzecilik bağlamında koleksiyonların sergilenme biçimi, aydınlatmalar ziyaretçinin bütün yönlerden eseri en ince detaylarına kadar incelemesine imkân sağlıyor, obje algılamasını sağlıyor, mekân ve sergileme özel bir küratöryel çalışma ile yorumlanmıştır. Eserlerin etiketlenmesi İngilizce ve yerel dillerde açıklamaların konulmuş olması çok güzel. Müze personeli çok ilgili yardım sever, mekanın ve eserlerin tam olarak tanıtılması konusunda performansları gayet yerinde eser ve geleneksel müzik konusunda uzman ve güler yüzlüler.

Ortak Türk Kültürü Müzik mirasımız ve tarihimiz açısından bu hafıza mekân müzik tarihimize yolculuk yapmak ve tarihe tanıklık etmek bakımından yenilikçi, etkileşimli şaheser bir müzedir. Avrupada1800’lü yıllara dayanan İsveç Stokholm müzik Müzesi, Belçika Bürüksel Müzik Enstrümanları Müzesi, Berlin Müzik Enstrümanları Müzesi gibi müze oluşumları varken, “Henüz Anadolu’nun binlerce yıllık müzik mirasına dair çeşitli çalışmalar yapılmış olmasına rağmen bu anlamda tematik olarak bir müzik müzesi  oluşturulamadı?” sorusu uzun ve eski bir tartışmanın konusudur ayrıca ele  alınmalıdır kanaatindeyim.

Müzenin kuruluş amacı ortak müzik mirasını gelecek kuşaklara tanıtmak onları geleneğin müziği ile bütünleştirmek araştırmalara yönlendirmek bir anlamda müzeyi bir bilgi merkezine dönüştürmek, milli kimlik oluşumunun müzikal referansı haline getirmeyi başarmıştır. Müzenin misyonunu yerine getirişini Kazak gençlerin müzeye olan ilgisiyle bugün burada gözlemlemek mümkündür. Burada Türk dünyasının Aksakalı Kazakistan Kurucu Devlet Başkanı Sayın Nursultan Nazarbayev’in “Nurlu Yol, Bozkırın Manevi Dirilişi ”adlı stratejik dönüşüm çalışmalarının etkisi son derce büyük olmuştur. Bunu belirtmeden geçemeyiz. Türk dünyası adına bu büyük öze dönüş çalışmaları için kendilerine minnet ve şükran borçluyuz.

Toplumsal tarih müzelerinin incelenmesi ve verdiği mesajların anlaşılması, sosyal bilimler açısından son derece önemlidir; çünkü müzelerin birçok durumda, mevcut egemen ideolojiyi yansıtan mekanlar olduğu varsayılır. Müzelerin modernite, ulus-devlet ve tarih ile olan ilişkisi dikkate alındığında, müzelerin modern ve milliyetçi ulus-devlet içindeki düzenin ve hatta siyasi sınırların belirlenmesi ve güçlendirilmesinde oynadığı rol yadsınamaz.  (Macdonald 1996)

Almatı ortak kültürel mirasımıza dair  çok önemli müzelere sahip yarın nasipse yine Türk Dünyası Kültür Mirasının önemli bellek mekanlarından birisi olan “Kazakistan Devlet Merkez Müzesini gezeceğiz… Kazakistan’a Almatı şehrine gelirseniz bu müzeleri kesinlikle ziyaret ediniz. Geçmişimiz ile yüzleşmek için geç bile kaldık. Almatı gezilerimizde bana hem refakat hem de rehberlik eden Al Farabi Üniversitesi ailesine öğretim üyeleri dostlarım Mehmet Bey ve Dauren Beye çok teşekkürler ediyorum…

 

Kaynakça:

Kazakistan’da Tarihi Canlandıran ve Milli Kimliği İnşa Eden Müzeler1

Yard.Doç.Dr. Ayşegül AYDINGÜN∗ MACDONALD, Sharon (1996), “Introduction”, Macdonald ve Fyfe (der), Theorising Museums, Oxford: Blackwell. 1-18.

 

*Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir. Kale Gündem Gazetesi’nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.

Devamını Oku

Şiir Şehir, Budapeşte

0

BEĞENDİM

ABONE OL

Eylül aynın son günleriydi. Yakın çalışma arkadaşım İbrahim ile birlikte, Szeged şehrindeki bir iş toplantısı için 07.00’de Türk Hava Yolları uçağıyla İstanbul’dan Budapeşte’ye hareket ediyoruz. Hakkında birçok şey okuduğum Budapeşte şehrini özellikle de ünlü Macar Şair Sandor Petöfi’nin “özgürlük ve sevmek, bu ikisi gerek bana! Aşkım için yaşamım feda olsun, özgürlük uğruna aşkım!” dizeleriyle hatırlıyorum. Ve tabii ki diğer şairler, Endre Ady, Atilla Jozsef’in dizelerinde… Son kontrol noktasını geçerken, içimden şiir mırıldanıyorum. Şiir şehir Budapeşte’ye gidiyor olmanın heyecanıyla belki, hafızam tazeleniyor ve şiir gün yüzüne çıkıyor.

Bir buçuk saatlik bir uçak yolculuğunun ardından, Budapeşte havalimanına iniyoruz. Sempatik Macar bayan görevlinin pasaportumuzu kontrolü ve sonrasında gülümseyerek “Macaristan’a hoş geldiniz” demesi ile kapıdan çıkış yapmamız bir oluyor. Sonra valizlerimizi beklerken, ayaküstü Bursa’dan ve Balıkesir’den gelen canlı hayvan ithalatçısı iş adamlarımızla sohbet ediyoruz. Anlıyoruz ki tarım ve hayvancılık konusunda yoğun bir ticaretimiz varmış Szeged’den tutunda Slovenya’ya ve Romanya’ya kadar. Ve iş adamlarımızın çiftlikleri varmış. İnsanımızın girişimci ruhu ile bir kez daha gurur duydum.

İbrahim, çantaları aldıktan sonra, HUF almak için acele ediyor. HUF, Macarların para birimi! Aynı zamanda Macar forinti de deniyor. İbrahim, pratik Macarcasıyla bu sorunumuzu anında çözüyor. Malum, Macarlar İngilizce’den daha ziyade Almanca konuşuyorlarmış. Artık rahatız!

Şehre gitmek üzere Ferenc Liszt  havaalanından taksiyle yola çıkıyoruz. Yaklaşık 30 kilometrelik bir yoldan bahsediyorum. Yolda, İbrahim ile kalacağımız yeri konuşurken, Türklerin yoğun olarak konakladığı Studio Senn otelinde kalmayı kararlaştırıyoruz. Fakat haritaya baktığımızda buranın biraz şehrin dışında kaldığını görüyoruz. Yolda booking’ten merkeze yakın ya da merkezdeki otelleri tararken, karşımıza Madisson Apart Hotel çıkıyor. İşi şansa bırakmadan, yolda rezervasyon yaparken, trafiği sakin, yemyeşil yollardan şehre doğru uzanıyoruz. Şoförümüz Tibor, eski Doğu Alman filmlerindeki yoldaşlara benziyor. Çok eski zamanlarda lise dönemlerinde İstanbul’da Budapeşte’nin sesi radyosunu dinlediğimi, halen yayındaysa o kanalı dinlemek istediğimi söylüyorum. İbrahim’in şaşkın bakışları arasında, Tibor, radyo frekansını ayarlıyor. Macar aksanlı İngilizcesiyle, “İşte Budapeşte radyosu!” diyor.

Bu arada yol uzun malum… Bize de konu lazım. Ben, Budapeşte’nin sesi radyosuyla olan hikâyemi, Tibor ve İbrahim’i sohbete ortak ederek anlatmaya başlıyorum. Türkiye’de arabeskin yasaklı olduğu yıllarda, ben ilk defa Budapeşte’nin Sesi Radyosu’ndan, İbrahim Tatlıses’i, Ferdi Tayfur’u, Orhan Gencebay’ı nasıl dinlediğimi anlatıyorum. Tibor da İbrahim de hayretle dinliyor. Hatta o yıllarda, istek bile yaptığımızı söylüyorum. Her ikisi de şaşkınlıkla dinliyor hikâyemi… İbrahim bakışlarıyla konuşuyor, Tibor bakışlarıyla susuyor… Üç kişilik yolculuk, giderek sevimli ve eğlenceli bir hale dönüşerek, devam ediyor. Temiz ve geniş caddelerin arasından, tarihi binaları seyrederek yavaş yavaş süzülüyoruz şehre… Havaalanında yanımıza aldığımız şehir haritası yetişiyor imdada, gördüklerimizin ne olduğunu, kiliseleri, tarihi binaları işaretliyor, merakla tanımaya çalışıyoruz.

Tibor, bizi otelin önüne kadar getiriyor. Uzun, geniş ve temiz Habsburg mimarisi yapıların arasındaki otelimize ulaşıyoruz. Resepsiyondaki, şişe dibi gözlüklü görevli, odamızın saat üçte hazır olacağını söyleyince, bunu bir işaret olarak algılayıp, Budapeşte’nin sokaklarına, caddelerine dalıyoruz. Elimizdeki haritadan bir güzergâh tayin ederek, günün sonuna kadar gezmeyi kararlaştırıyoruz.

Muhteşem Mimarisiyle Opera Binası!

İlk olarak tarihi opera binasını görüyoruz. Mimarisi muhteşem! Çok etkileyici bu binanın, rüya gibi fuayesinden, saray gibi koridorlarından geçiyoruz. Sahneye yaklaşmak üzereyken, grup halinde belirli zamanlarda ancak gezilebildiğini öğreniyoruz. Fazla zamanımız olmadığından, bu güzel binanın içini gezerek, ayrılıyoruz. Budapeşte’de şehir ulaşımı genelde tramvay ile yapılıyor. Şehirde ilk tramvay hattı, 1949’da Stalin’in 70. yaş gününde açılmış. Bu yüzden, sayısı 30 olan tramvay hatlarının numaraları 70 ile başlıyormuş.

Cadde üzerinde iki resim sergisini ziyaret ediyoruz. Bulgar bir ressamın natürmort ağırlıklı resimlerine bakıyoruz. Sonra daha ziyade kilise temalı resimler, fresk ve heykeller ve aziz portrelerinin çalışıldığı diğer sergiye uğruyoruz. Ve Andressy Caddesi! Burası insanın yürürken yorulmaktan ziyade dinlendiği bir yer… Büyük meydana doğru, kendimizi caddenin akışına, ritmine bırakıyoruz. Meydan’a yaklaşınca, sağda St. Stephen’s Basillica’sını görüyoruz. Bunun üzerine İbrahim’le göz geze geldiğimizi ve yönümüzü değiştirdiğimizi hatırlıyorum.

Görkemli Stephen’s Bazilikası

96 metrelik yüksekliği ve bir asansör olmakla birlikte geleneksel yöntemle 364 merdivenle çıkılan bir kubbesi var bacaklarınıza güveniyorsanız ve azimli bir gezginseniz oradan panoramik görüntüyü seyredebilirsiniz, 90 metre yükseklikten Peşte’yi ve  Buda’yı eşsiz görkemiyle izlemenin keyfine varacaksınız, mutlaka denemenizi öneririm. 1851 yılında inşaatı başlayan katedral, 50 yıl sonra önemli mimarları Miklós Ybl, József Hild, József Kauser tarafından tamamlanabilmiş. Kilise, 1905 yılında İmparator Frans Joseph tarafından açılmış. Bu kilisenin bir özelliği de, 10 tonluk ülkenin en büyük çanının burada olmasıymış. İç tasarımı neo-rönesans üslubunda yapılmış, Szent Istvan meydanındaki bu muhteşem katedralin süslemeleri, kubbesi, vitrayları, freskleri gerçekten inanılmaz bir görkeme sahip…

Meydan, Sultanahmet Meydanı’nın turistlerle buluşması gibi yoğun günlerinden birini yaşıyor. İbrahim’le bir rota çiziyoruz. Yürüyerek parlamento binasına gitmeyi, Peşteden Tuna’yı geçip Buda’ya Margret Köprüsü’nden geçmek istiyoruz. Tuna Nehri kıyısı boyunca tur tekneleri, restoran tekneler demirlemiş.

Tuna’nın İncisi Parlamento Binası

Parlamento Binası, Budapeşte siluetinin en önemli mihenk taşıdır desek, yanlış olmaz. Panoramik Tuna siluetinde önemli bir yer tutuyor. Çünkü Tuna’nın zarifçe kıvrıldığı bir dönemeçte beyaz, görkemli anıt yapı sizi olanca zarafeti ile karşılıyor. Sağımızda Margret Köprüsü, yanında Tuna’nın ve Budapeşte’nin incisi Margret adası, tarifi imkansız seyir güzellikleri sunuyor.

1884 yılında başlayıp 1902 de tamamlanan Neo-gotik üslubun muhteşem mimarisiyle inşa edilmiş 27 giriş kapısı, 691 oda, 10 salona sahip, içindeki merdivenlerin birbirine eklendiğinde neredeyse 20 km’ye ulaştığı toplam alanı 18 bin metrekareyi bulan parlamento binasında 40 milyon tuğla ve iç dizaynında  233 heykel ve tamı tamına 40 ton altın kullanıldığını öğreniyoruz. Milli meclis salonu ve kubbeli salon hakikaten görülmeye değer. Hayret makamında soluksuzca geziyoruz, ilginçtir bu binanın yüksekliği de bazilikada olduğu gibi 96 metre, sanırım bir sekliyle şehir siluetinde bir standart getirilmiş olmalı diye düşünmeden edemiyorum.

Margret Köprüsü

Yapımına altmışların başında başlanan Tuna nehrinin gerdanlıklarından biri olan Margret Köprüsü, 1876 yılında yapılmış. Üzerinde yürürken Margret adasının doğal güzelliklerini de görmeniz mümkün. Köprünün 638 metre uzunluğunu adımlayarak  Buda kısmına ulaşıyoruz. Elimizdeki haritaya göre tarihimizin önemli karakterlerinden Gül Baba Türbesine yakın olduğumuzu fark ediyoruz. Török Utca caddesine giriyoruz, heyecanla adımlarımız birden hızlanıyor türbeye vardığımızda biraz duygulanıp iç çekiyoruz. 1541 yılında burada şehit düşen   Gülbaba’nın cenazesini rivayetlere göre   Kanuni Sultan Süleyman beraberinde 200 bin kişi ile kıldı. Biz de bu gönül mimarı Gülbaba ve şehitlerimizin ruhuna bir Fatiha gönderip kaleye doğru yolumuzu sürdürüyoruz. Bu arda unutmadan, bu güzel türbenin bir maketinin de İstanbul’da Minyatür Park açık hava müzemizde olduğunu söylemeliyim.

Mandragora’da Gulaş Lezzeti

Tuna nehrini solumuza alıp Budin  kalesine  çıkmak üzere füniküler yönüne doğru yürürken Kacsa Utca caddesindeyiz. Açlığımızı yatıştıracak bir şeyler yemek istiyoruz, birkaç küçük restoranı es geçip  Mandragora restoranda karar kılıyoruz. Macarlar her zaman mutfaklarıyla gurur duyarmış, biz de bu gurur verici mutfağın lezzetlerini denemek için bayağı bir iştahlıyız. Mandragora’nin güzel bir bahçesi var, cennetten bir köşe sanki… Buda bölgesine saklamışlarda biz keşfetmişiz gibi oldu. Adeta büyülendik, harika bir mekan. Şef bize başlangıçta karaciğer öneriyor lakin biz meşhur paprika aromalı yemeklerinden tavuk, balık dışında en bilinen yemeği “dana gulaş”ı deniyoruz. Paprika tadı başlarda bize farklı gelse de baharatlı gulaşı seviyoruz. Bir nevi et ve sebze ağırlıklı sulu yemek, çok da lezzetli… Mekan sıra dışı, farklı bir atmosferi var. Üstelik servisteki nezaket dikkatlerden kaçmıyor. Fırsatı olanların uğrayıp farkı fark edeceği bir yer tavsiye ederiz.

Vakit ikindiyi geçiyordu. Güzel bir yemeğin ardından biraz da dinlenmiş olsak da kaleye yürüyerek çıkmayı göze alamıyoruz. Teleferik kabinli füniküler için bekleyen yoğun bir turist grubu var. Beklemek kuyruğun azalmasına sebep olur mu acaba diyerek ‘city tour’ satışı yapan gençlerle sohbete koyuluyoruz. Elektrikli golf araçları ile çıkabileceğimizi söylüyorlar lakin fiyat hoşumuza gitmiyor. Beklerken zincirli köprüden gelen turistlerle kuyruğun azalma ihtimalinin giderek imkansızlaşmasıyla yüzleşirken cesaretimizi toplayıp bilet için sıraya giriyoruz. Bir zaman sonra kendisi de bir tarihi eser olan 1870 yılına ait füniküler ile  aslanlı köprü üzerinden peşte manzarasını seyrederek 4 dakika da kaleye çıkıyoruz.

Tarihin Güçlü Tanığı Budin Kalesi

Budin kalesine çıktığımızda manzara bizi büyülüyor. Budapeşte panoraması muhteşem, karşımızda zincirli köprüden bazilikaya sol tarafımızda parlamento binası Peşte’nin tamamı alabildiğine sınırsız bir görkemi gözlerinizin önüne seriyor.

Gotik ve Barok mimarinin muhteşem yapılarını burada görmek, heykellerin tarihsel olaylara göre güç ve iktidarı temsil ettiği anıtsal yapılarla dolu bu kale… Budapeşte’yi gezmek isteyenlerin mutlaka görmeleri gereken yerlerin başında gelir. Bir dönem Osmanlı’nın Budin’i yönettiği merkez de olan Kale tarihi 13.yüzyıl Moğol istilası sonrasından başlayıp 1260’tan  sonra Macar krallarının hem ülkeyi yönetip  hem ikamet ettikleri yer olmuş.

Defalarca parmağımız deklanşöre basıyor, ardından zamanımızın darlığını hatırlayıp hızla Aziz Matthias  kilisesine yöneliyoruz. İlk kez bir kilisenin ücretli olduğunu burada görmek beni şaşırtıyor. Bu yönüyle müze kilise olma özelliği taşıyor olmalı diye düşünmekten kendimi alıkoyamıyorum. Matthias  Habsburg krallarının taç giydikleri 700 yıllık bir 13.yüzyıl anıtsal yapı. Osmanlı zamanında camiye çevrilmiş olan kilise çatısında kullanılan  Zsolnay seramikleri ile de biliniyormuş. Birkaç defa restorasyon geçirmiş olan kilisenin freskleri inanılmaz güzellikte… Ayrıca Macarlar için bir özelliği de yerli ve yabancı sanatçıların burada Pazar akşamları konser veriyor olduklarını anlatılanlardan öğreniyoruz.

Halászbástya balıkçılar tabyası ikinci gezi noktamız… Tarihi 115 yıllık bir geçmişe sahip olsa da en güzel peşte manzarasının izlendiği yerlerden birisi de bu tabya… 7 Macar kabilesini temsilen 7 kulenin yapıldığı bu tabyaya balıkçılar tabyası denmesinin nedeni ortaçağ Budapeşte’sinde anlatılanlara bakılırsa yakındaki balık pazarında çalışanların savunma esnasında burada çok fazla fedakarlıklarda bulunmuş olmasındanmış… Sonrasında, doğruca kraliyet sarayına yürüyoruz, önünde durduğumuz heykel Peşte’ye bakıyor atının ayaklarına doğru yalvaran Osmanlı askerleri yapılmış olması dikkatimizden kaçmıyor.

Budapeşte Tarih Müzesi’ndeyiz… Eskiden kraliyet sarayı olarak kullanılan bu mekana en alt kattan giriş yapıyoruz. Tarih öncesi Budapeşte, arkeolojik dönemler, buda kalesi orta çağ kraliyet sarayı, buda kraliyet sarayı gotik heykeller gibi kalıcı sergilerin yer aldığı koleksiyonları müzeci gözüyle inceleme fırsatı bulduk. Yer yer müze içerisinde ziyaretçilerin deneyimsel tematik puzzle çalışmaları yaptıklarını görmek ilgimizi çekti. Çünkü ziyaretçiyi müze içinde belli bir temayı esas alan bir konu üzerinde yoğunlaştırmak müzecilik adına fark oluşturmuş, bunu gözlemliyoruz. Arkeolojik eserlerin  sergilendiği hall de  çok eski bir şapel de mevcut. Katları birer birer gezerek çıkıyoruz orta çağ dönemlerine ait seksiyonlar, Osmanlı dönemi ve Macar krallıkları dönemi eserleri, etnografya bölümleri ve müze içerisinde bir de koruma uygulama çalışmalarının yapıldığı restorasyon ve konservasyon merkezini de gezerek kraliyet sarayını terk edip ana kapıdan orta avluya çıkıyoruz. Avcılar çeşmesi önüne gelip resim çekiyoruz. Sonra sarayın ön kısmına uzun tünel koridordan geçerek ana hall daki “modigliani” resim sergisini gezmek istiyoruz. Lakin neredeyse yaklaşık otuz Euro civarı olduğunu duyunca giriş ücretinin ülkemizdeki müze ve ören yerlerine göre ne kadar yüksek olduğunu düşünüyoruz. En küçük müze ve ziyaret yeri 10 euro 15 euro… Gün batımına doğru  kaleden Budapeşte manzaraları alıp fünikülerle iniyoruz.

Osmanlı mezarlarının olduğu kısma inemedik lakin orada  Macarların  Osmanlı Budin valisi Abdurrahman Abdi Arnavut Paşa hakkında şöyle yazdıklarını okumuştum “145 yıllık Türk Egemenliğinin  son Budin Valisi Abdurrahman Abdi Arnavut Paşa bu yerin yakınında 1686 eylül ayının ikinci günü öğleden sonra  yaşamının 70.yılında maktul düştü. Kahraman düşmandı. Rahat Uyusun” ruhuna bir Fatiha okuyoruz, yakından… Ve sonra Nazlı Budin türküsünü hatırlıyorum…. Cephane tutuştu, aklımız şaştı, Selatin camiler yandı tutuştu. Hep sabi supyanlar ateşe düştü. Aldı Nemçe bizim nazlı Budin’i…

Tuna’nın Gerdanlığı Aslanlı Köprü

Budapeşte’nin sembollerinden Tuna’nın asıl gerdanlığı olan zincirli köprüden geçerken testere ile müzik yapan bir sokak sanatçısı köprüde resital veriyor. Biraz durup dinliyoruz, sonra resim çekmek istediğimi fark edince para istiyor, meğer geçimini çaldıklarını dinleyenlerden aldığı bahşişlerden değil  resmini çekenlerden sağlıyormuş. Lakin bizde o göz yok, işaret etmesine rağmen yürüyüp gidiyoruz. Peşte tarafına geçip hotelimize ulaşacağız… Aslanlı köprü de denilen  bu meşhur köprünün anlatılan ilginç de bir hikâyesi var, ona da değinmeden  geçmeyelim. Köprünün iddialı mimarı, köprüde herhangi bir eksiklik bulan olursa kendisini öldüreceğini söylemiş.

Bunun üzerine küçük bir kız çocuğunun köprü girişindeki aslanlardan birinin dili olmadığını fark etmesi üzerine mimarın kendini Tuna’ya atıp intihar ettiği söylencesi yaygın bir şehir efsaneleşmiş… Akşamın rengi hafif hafif Avrupa’nın en iyi aydınlatılan 3’üncü şehrini ışıtmaya başlıyorken, Jozsef Atilla caddesinden geçerek büyük Andressy caddesine ulaşıyoruz. Akşamın sadeliğinde uzun geniş Andresy caddesinde yürüyüp, Budapeşte opera binasından karşı sokağa giriyoruz. Sokağın sonuna vardığımızda sabah bıraktığımız Madisson hotel orada bizi bekliyor. Sokağın sonunda kafelerin loş ışıkları altında Macarlar akşam yemeğinde. Odamıza çıkıp eğreti yerleşiyoruz. Birazdan çıkıp bir akşam yemeği için Andressi’den aşağı doğru gelirken gördüğümüz Török Kebap restoranında bir şeyler yiyeceğiz. Akşam bayağı serin geliyor bize, 10 dakika yürüyüp Türk restoranına ulaşıyoruz. Yiyecek olarak sadece tavuk döner alternatifimiz olduğunu görünce itiraz etmiyor, yiyoruz. Adıyamanlı Emre abiyle sohbet edip ardından çay ikramı ile de ağırlanıyoruz. Müsaade alıp hotelimize dönüyoruz. Gece bütün gün yürümenin verdiği yorgunlukla çabucak geçiveriyor, bir bakıyoruz  sabah olmuş… Bu defa hotelimizin alt caddesinde tarife göre bir diğer Türk lokantası Antalya Kebap’a sabah çorbası için uğruyoruz ve Szeged şehrine gitmek üzere varmış gidip bir çorba içip Szeged şehrine gitmek üzere Budapeşte’ye veda ediyoruz.

Salih Doğan

 

*Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir. Kale Gündem Gazetesi’nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.

Devamını Oku

Bir Bellek Mekân “Acı Hikâyeler Müzesi” Ulucanlar Cezaevi

0

BEĞENDİM

ABONE OL

Ankara Üniversitesinin düzenlediği bir müzecilik konferansına katılmak üzere  bulunduğum ve sonra İstanbul’a iş vesilesiyle dönemediğim Ankara’da uzun zamandır merak ettiğim müzelerden biri olan “Ulucanlar Cezaevi Müzesini gezme fırsatı buldum. Son yıllarda yerel yönetimler müzecilik konusunda ciddi yatırımlar gerçekleştirdiler bu bağlamda Altındağ Belediyesinin müzelerinden biri olan bu müzeyi teması bakımından görmeyi çok istedim…

Haberin var mı taş duvar?
Demir kapı kör pencere,
Yastığım, ranzam, zincirim,
Uğruna ölümlere gidip geldiğim,
Zulamdaki mahzun resim,
Haberin var mı?
Görüşmecim yeşil soğan göndermiş,
Karanfil kokuyor cigaram
Dağlarına bahar gelmiş memleketimin… A. Arif

81 Yıllık Acı!

İlk olarak Cebeci Umumi Hapishanesi, Ankara  Hapishanesi, Ankara Cebeci Sivil Cezaevi, Ankara Merkez Kapalı Cezaevi isimlerini aldıktan sonra en sonunda Ulucanlar Cezaevi oldu. Türkiye’nin siyasal ve sosyal geçmişinde çok önemli bir hafıza mekanı olan “Ulucanlar Cezaevi” 1925 yılında kurulmuş, 2006 yılına kadar varlığını sürdürmüş olan cezaevi mahkumları Sincan’a nakledildikten sonra Altındağ Belediyesi tarafından 2011 yılında yapılan bakım onarımla Türkiye Cumhuriyeti tarihinin acı hikâyelerle dolu bu mekânı müze olarak açıldı.

Güzel güneşli bir Ankara, günlerden cumartesi yeni kurumum PTT misafirhanesinden yavaş adımlarla hamamönüne doğru  yürürken bir yandan da şehrin tarihi yapılarını yeni restore edilmiş konakları sağlı sollu kültürel dokunun sembollerini keşfederek Türkiye’nin ilk hapishanesi  tarihi Ulucanlar Cezaevi müzesine ulaşıyorum. Ülkenin 81 Yıllık tarihi dönemine damgasını vuran bu hafıza mekân; düşünceleri yüzünden mahkum edilmiş birçok siyasetçi, aydın, gazeteci, yazar ve şairi ağırlamıştır. Askeri darbe dönemleri adeta insanları öğüten bir mengenesi gibi çalışan bu mekan 1925-1983 yılları arasında İskilipli Atıf Hoca’dan tutunda genç yaşta idam edilen Erdal Eren’e kadar bilinen onlarca idama sahne olmuş binlerce acı hikâye koğuş duvarlarına dar karanlık koridorlarına sinmiştir…

Gişede kuyruk olması heyecanımı daha bir artırıyor çünkü sonuçta burası toplumsal belleğimizin demokrasi yolculuğumuzun kesintiye uğratıldığı bir dönemi sembolize ediyor. Demir kilitli ağır bir kapının ardından başlıyoruz yürümeye, biraz basık uzunca dar bir koridordan yürüyerek  uzunca üstü açık bir başka koridora çıkıyoruz. Anbean  acılar müzesi keşfi başlıyor…

Hilton (9-10 Koğuş)   

Özelliği diğer büyük tabut şeklindeki koğuşlardan farklı olması iki çift  ranzadan oluşan ayrıcalıklı diye tabir edilen koğuşlar. Üst kat penceresinden kısmen Ankara manzarası uzaktan da olsa görülebilen ünlü kişilerin kaldığı bölüm. Üst katta Türk siyaset tarihinin önemli karakterlerinden biri olan Osman Bölükbaşı, Bülent Ecevit, Necip Fazıl Kısakürek, Nazım Hikmet Ran, Osman Yüksel Serdengeçti, Hasan Hüseyin Korkmazgil, Halikarnas Balıkçısı (Cevat Şakir Kabağaçlı), Fakir Baykurt, Hüseyin Cahit Yalçın, Fethi Giray, Tarık Halulu, İbrahim Cüceloğlu, Yusuf Ziya Ademhan, Nahit Duru, Cemal Sağlam ,Zekeriya Sertel, Şinasi Nihat Berker, Ratip Tahir Burak, Ahmet Emin Yalman, Mümtaz Faik Fenik, Ülkü Arman, Kurtul Altuğ, Beyhan Cenkçi, Muzaffer İlhan Erdost, Adnan Cemgil, Metin Toker, Nihat Subaşı, Cüneyt Arcayürek, Turhan Dilligil, Fahri Erdinç, Cevat Rıfat Atilhan, Süleyman Ege,  Mustafa Bağışlayıcı, Halim Büyükbulut, Faruk Taşkıran gibi isimlerin  kalmış olduğu tespit edilmiş.

Merhum başbakanlarımızdan Bülent Ecevit 12 Eylül Askeri Darbesi’nden sonra 4 ay kadar bu koğuşta tutulmuş ranzaların yan taraflarına ayaklı bilgi panoları yerleştirilmiş kalan kişiler hakkında ne sebeple burada tutulduklarına dair bilgileri okuyabiliyorsunuz. Koğuş öyle ki adına Hilton denmesine rağmen Allah kimseyi Hilton’a bile düşürmesin dedirten bir yer…

Tecritler (müşahade )odalarına geçiyoruz eğilerek zeminden bir basamak aşağıya inerek koğuş koridoruna giriyorum hemen giriş solda bir manken canlandırması yapılmış elinde copu ile gülen bir işkenceci gardiyan görüyoruz. İçeri giren azılı suçluların atıldığı yahut içeride cezaevi kurallarına aykırı davranışta bulunanların belirli sürelerle tutulduğu zaman zaman işkenceye tabi tutuldukları bölmeler. Tecrittin dar koridorunda yürürken, içerideki işkence sesleri, bağrışmalar, insanların acı çığlıkları ses efektleri ile gerçeklik duygusu artırılmış hücrelerde heykellerle canlandırma yapılmış sizi gerçekten o insanlık dışı uygulamalar dönemine götürüyor  o atmosferi yaşıyorsunuz. Lakin daha çok şey yapılabilir hücrelerde canlı drama teknikleri  veya dijital simülasyonlarla, VR uygulamaları ile anlatıldığında  insanın tüylerini diken diken eden  işkence senaryoları ve tecrit şartları canlandırılabilir.

Havalandırma kısmına geçiyoruz, burası belirli zamanlarda hücre cezasında olan mahkumların hava almalarını sağlayan biraz daha geniş lakin uzun bir koridor voltaların atıldığı omuzların atıldığı teşbih tanelerinin hızla birbiriyle ya sabır yarışı işte bu havalandırmada gerçekleşiyormuş. Duvarda film şeridi şeklinde panolar yapılmış içinde Yılmaz Güney, Deniz Gezmiş ve arkadaşlarının mahkeme salonunda savunma anından bir fotoğraf ve 9 koğuş siyasi mahkumlarına ait toplu bir  fotoğrafı sergileniyor. Bir diğer film şeridi  panoda Ulucanlar cezaevi önünde İstiklal Mahkemeleri idamının gerçekleştiği an ve cezaevinin eski fotoğraflarını görebilirsiniz…

Saat beş dedi mi, bir yırtıcı zil;
Sayım var, maltada hizaya dizil!
Tek yekûn içinde yazıl ve çizil!
İnsanlar zindanda birer kemmiyet;
Urbalarla kemik, mintanlarla et.  N.F. Kısakürek

Koridorun sonundan 4. Koğuşun havalandırmasına çıkıyoruz avlu dört köşe, geçmek bilmeyen zamanın hızlı voltalarla adımlandığı avludayız. Sanki ayak seslerini duyuyoruz  bir ileri bir geri hücrede siyatik romatizma mafsallar çürümeye yüz tutmuş, eklemler kireçlenmiş, yürüdükçe açılacak gökyüzüne baktıkça iyileşecek umuduyla…Volta üstüne volta avluda, sonra tekrar rutubetli koşuşlar, paslı ranzalar, pörsümüş yataklar, yüzlerce acının hikâyesi sinmiş duvarlarına bu müzenin.

Taş taşı ama laf taşıma!

4. Koğuş; uzun tabutluk denilen koğuşlardan birisi karşılıklı sıralı çift ranzalardan oluşan uzunca bir dikdörtgen koğuş tipi ortada bir eski soba ranzalar üzerinde manken heykel mahkum canlandırmaları köşelere yapılmış resimler, paslı ranzalara asılmış secdeden yıpranmış seccadeler ilk gözüme takılan. Kasvetli rutubetli bir koğuş girişte solda mahkum dolapları, görüş gününde giyilecek elbise yatak altında ütülenip asılmış, alt ranzada yıpranmış eller ve ayaklarıyla çayını yudumlayan bir mahkum heykel canlandırması, gayet başarılı silikon heykeller mahkumun tüm detayları cezaevi şartlarının üzerinde bıraktığı izler çok güzel işlenmiş, duvara yaslanmış bir çift ağır işkenceden sakat kalmış bir mahkumun koltuk değnekleri, uzak ortada sergen rafları ,ahşap bir masa etrafında oluşturulmuş bir canlandırma var; bağlamasıyla belki de Neşet Ertaş’ın  ‘mahpushanelere güneş doğmuyor’ türküsünü çalıp söylüyor. Üst ranzalarda yine kendilerine has oturuşlarıyla manken mahkum canlandırmaları sizi oradaki yaşanmışlıkların içerisine çekiyor, ara bölmede yemek yiyen mahkum canlandırmaları ve solda koğuşun mutfak kısmı tabak çanak tencere tava  ve lavabo kısmı plastik ibriklerle o dönemin şartlarını sembolize etmiş.

Koğuş girişlerinde 1961 yılına ait  dönemin gazetelerinde Ulucanlar Cezaevi olayları ve idam kararlarının alındığı haberleri. Şairinden yazarına, politikacısından sinemacısına kadar farklı görüşlerde onlarca insanı ağırlayan bu koğuşlar; bu koğuşlarda kaldı.
 

Özgürlüğünü Kaybettin Onurunu Kaybetme!

5 .Koğuş; Bütün koğuş girişlerinde olduğu gibi duvar pano sergilemelerinde dönemin gazetelerin ilk sayfa haberleri Deniz Gezmiş ve arkadaşlarının idamından bahsediyor. Yine tavan kısmı tabut kapağı şeklinde yapılmış koğuşun sonundaki duvara çizilmiş Türk Bayrağı üzerine “Özgürlüğünü Kaybettin, Onuru Kaybetme” imza Yılmaz, yazılmış. Bu koğuşta ilk idam kararı 1902’de verilen ve burada 1926’da infazı gerçekleştirilen Dr. Nazım Bey bu koğuşta yatıyormuş sonrasında Nazım Hikmet, Cevat Şakir, Muharrem Şemsek, Ramiz Ongun, İbrahim Doğan, Ahmet Say, Sabahat Sertel, Taner Akçam, Metin Toker, Mahmut Esat Güven, Esat Bütün ve Behice Boran, Selçuk Özdağ, Şair Ever Gökçe, Oral ile İpek Çalışlar çifti, Ahmet Tevfik Ozan, Hilmi Bey, Turan Güven,12 Eylül 1980 Askeri Darbesi’nde ilk idam edilen Mustafa Pehlivanoğlu (7 Ekim 1980), kendisi için şafak türküsünün yazıldığı 8 Ekim 1980’de idam edilen Necdet Adalının ve 17 sinde çocuk yaşta idam edilen Erdal Eren’in ranzalarındaki bu bilgileri size aktardıktan sonra biraz ileride Hilmi Bey, Hüsnü Aktaş, Mustafa İslamoğlu, İstiklal mahkemelerince mahkum edilen İskilipli Atıf Hoca ile birlikte idam edilen Babaeski Müftüsü Ali rıza efendinin ranzasını görüyoruz…

Uçurtmayı Vurmasınlar!

7. Koğuş Film-Belgesel İzleme Salonu: Mahkumların zaman zaman zoraki  eğitime tabi tutulduğu zaman zamanda film ve belgesellerin izletildiği bir salon ahşap sandalyeleri tavanları taşradaki eski sinemaları  hatırlatan bu koğuşta Ulucanlar Cezaevi’nde  çekimleri yapılmış 1989 yapımı yönetmenliğini Tunç Başaran’ın yaptığı annesi siyasi bir mahkum olan çocuğun hikâyesi olan uzun metrajlı Türk filminde  gösterimi yapılmakta ziyaretçiler oturup filmi izleyebiliyorlar. Yer yer sıvası dökülmüş duvarlarda dönemin yabancı filmlerinden  afişler mevcut özellikle Belmondo, Tom Selleck, Bruce Lee film afişleri insanı zamanın epeyce gerisine götürüyor…

Avlu duvar panolarının birinde Başbakan Bülent Ecevit’in 1981yılına ait duruşma salonundan bir görüntüsü ile Şair Hasan Hüseyin Korkmazgil’in 1967 yılına ait duruşma fotoğrafı mevcut… Bir diğer panoda Şair Necip Fazıl Kısakürek’in 8 Mart 1953 yılına dair cezaevine girerken, Şair Nazım Hikmet’in 20 Mart 1938 yılına ait cezaevindeki bir fotoğrafı ziyaretçilerin yoğunlukla ilgilendikleri panolar.

6. Koğuş;Koğuşun sol tarafında yine  ranzaların üzerinde yatan mahkumların bilgi panoları  ve sağ tarafta burada yatan mahkumların burada kullandıkları yada  ailelerinden alınmış  özel eşyaları sergilenmektedir. İtalyan Fedi Marka 35mm’lik 1935 yılında Milano’da üretilmiş uzun yıllar cezaevinde kullanılmış bir film makinası, F.Elçke markalı piyano 1870-1900 yılları arasında Paris’te imal edilmiş, Başbakan Bülent Ecevitin cezaevinde giydiği kasketi ve kravatı, bazı fotoğraflar, Cevat Şakir’in kendisine ait el yapımı bir büst, kızına yazdığı mektup ve fotoğraflar, Necip Fazıl Kısakürek’e ait  mektuplar, cinnet mustatili kitabının ilk baskısı, ideolocya örgüsü notları ,Osman Yüksel Serden Geçti’nin nüfus cüzdanı, şiir defteri, tabağı. Deniz Gezmiş’in hırkası, Yusuf Aslan Hüseyin İnan’ın gerekçeli idam hükmü belgeleri ve infaz hükmü belgesi, özel eşyaları, Osman Bölük Başına ait saat okuma gözlüğü tarak ve milletvekili kimlik kartı, Yılmaz Odabaşı’nın teşbih ve kalemi, Yılmaz Güney’in cezaevinde kullandığı kravatı ve mendili, Nazım Hikmet’in dikiş kutusu ve el yazısı ile Davet adlı şiirinin ilk üç beyitti. Behice Borana ait bir vekillik dönemine dair bir teklif ve Ara Güler’in çektiği bir fotoğraf, İskilipli Atıf Hoca’nın idamından önce okuduğu Kuranı Kerimi, teşbihleri, bir fotoğrafı, çatalı, kaşığı ve kahve değirmeni, mendilleri.

Yazar Fakir Baykurt’un bağlaması, gömleği, daktilosu, gözlüğü, teşbihi, İdam edilen Albay Talat Aydemir’e ait saat, tıraş makinası, gözlük ve kahve fincanı ve tabağı, Suvari Fethi Gürcan’a ait şapkası çantası süvari postalları, Fikret Arıka’nın idamdan önce giydiği elbisesi ve ayakkabıları, Mustafa Pehlivanoğlu’nun mektupları, idam günü  giydiği takım elbise ve ayakkabıları, Sait Özdemir’in suç aletleri diye tutuklanmasına gerekçe gösterilen hırkası, seccadesi, teşbih, takke, mesh ve Risale Nur nüshaları, çizmesi, Hüseyin Cahit’in Osmanlı dönemi nüfus cüzdanı, Mustafa Kemal Pilavoğlu, Beyhan Cenkçi ve Metin Toker’e ait özel eşyaların sergilendiği bu kısım ziyaretçilerin objelerle kurduğu duygusal iletişim bakımından çok önemli…

Babacığım seni çok özledim!

Sergilenen mektuplar arasında birçok acı demetlenmiş lakin bir çocuğun babasına yazdığı mektup, her bir kelimesi insanın adeta boğazını düğümlüyor, yüreğini burkuyor “Babacığım seni çok özledim. Sen buraya ne zaman geleceksin. Burada yağmurlar yağıyor. Benim öğretmenim ne yazarsam aferin diyor.” Küçücük okumayı yazmayı yeni öğrenmiş bir çocuğumuzun minik parmaklarından süzülmüş  bütün ziyaretçileri hüzne boğup gözlerini dolduruyor, bir bu çocuğun acısını bir de babasının çektiği acıları düşünün! Hepsi, “Görülmüştür!”

İnsanın boynunda adeta bir  iple gezdiği bu mekânda yürek burkan bir diğer mektup “Sinancığım, bu sabah pencereden bakınca ne göreyim? Her taraf bembeyaz değil mi? Demek ki gece kar yağmış. Yozgat’ta da yağmıştır herhalde. Şimdi siz sobayı fayrap edip keyif çatıyorsunuzdur. Bana karlı bir masal yazıp gönder. Bundan önce sorduğun soruların cevaplarını arkaya yazıyorum.  Gözlerinden öperim sevgili oğlum. Baban…”

O karanlık ve kasvetli günlere dair  Muhsin Yazıcıoğlu’nun dediği gibi;

Durun kapanmayın pencerelerim
Güneşimi kapatmayın
Beton çok soğuk üşüyorum
Düşünüyorum, düşünüyorum
Sonsuzluğu düşünüyorum
Ey sonsuzluğun sahibi
Sana ulaşmak istiyorum

“Ulucanlar Cezaevi Müzesi Türkiye için önemli hafıza mekânı. Farklı görüşlerden birçok tanınmış ismi soğuk demir parmaklıkları arkasında ağırlamış, bilinen 18 idam infazına tanıklık etmiş, kör duvarlarında, koridorlarında, koğuşlarında, avlularında, hücrelerinde acının ve  utancın bin bir çeşidinin  biriktiği önemli bir müzedir. Türk siyasi hayatında önemli bir yere sahip Ulucanlar Cezaevi, 1925’te yapıldığı zamanki haline sadık kalınarak restore edilmiş lakin keşke orijinal haliyle muhafaza edilseydi bir belgeselde görmüştüm duvardaki yazılar resimler sloganları, çıkıştaki ‘darağacı’ 1926-1980 arası onlarca idamda kullanılmış…”

Hapishanenin avlularında dolaşırken duvara asılmış panolarda buradaki akıp gitmeyen hayat bir film şeridi içerisinde fotoğraflarla gösterilmiş, çerçevelere kimler sığdırılmamış ki siyasetçiler, sanatçılar, gazeteciler, şairler fikir adamları… İskilipli Atıf Hoca’dan, Osman Bölükbaşı’na, Kasım Gülek’ten, Ahmet Arif’e, Hasan Hüseyin Korkmazgil, Yılmaz Odabaşı, Behice Boran… Kimler kimler Bülent Ecevit’den, Muhsin Yazıcıoğlu’na, Serdengeçti, Deniz Gezmiş ve arkadaşları, Talat Aydemir, Cevat Şakir Kabaağaçlı’dan, Necip Fazıl Kısakürek’e, Nazım Hikmet’ten, Yılmaz Güney’e varıncaya kadar onlarca bilinen  kişilik. Bir kısmı geçmek bilmeyen yılları tüketmiş, bir kısmının hikâyesi darağacında son bulmuş.

Yakın tarihimizin aynalarından biri olan bu bellek mekân Ankara Ulucanlar Cezaevi birikmiş acılar müzesi, Ankara’ya gelen herkes  ideolojik ayrım yapmadan objektif bir gözle bu müzeyi gezmeli. Altındağ Belediyesine özellikle Veysel Tiryaki beye bize bu acılar müzesini armağan ettiği için teşekkür ediyoruz. Umuyoruz  bir daha böyle karanlık dönemler yaşanmaz ,toplumsal muhasebe ve muhakeme  ile vicdanları yoklamak için bu müzeyi mutlaka görmek gerekir…

Akşam erken iner mahpushaneye.
İner, yedi kol demiri,
Yedi kapıya.
Birden, ağlamaklı olur bahçe.
Karşıda, duvar dibinde,
Üç dal gece sefası,
Üç kök hercai menekşe…

Müze gayet ferah otopark sorunu yok giriş ücretleri çok düşük pazartesi hariç her gün 10-17 ziyarete açık.

Salih Doğan

 

*Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir. Kale Gündem Gazetesi’nin editoryal politikasını yansıtmayabilir.

Devamını Oku

Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz.